Yüzyılın en tehlikeli virüsü… Güvensizlik…

Çay fincanı… ne güzelsin… Yıllardır oradasın ve görevin hiç değişmedi, hiç de şikayet etmedin… Bazıları bunu biraz düşünmeli…

Deniz de yanar… çölün yanması gibi… Ama bir de ağlayıversen söner de halbuki… Ağlayanın yerine kendini koyarsan… Bunu da düşünmeli…

Dünden kalan bir şeyler var gecenin sabahında… Yüzünün yarısında bir melek, öbür yarısında bir horozlanma… Ne var sanki insan öfkelenmese de bir kedi gibi sokulsa… Bunu düşünmeliyim…

Yine güzel şeylerden biri… Evimin yolu… Evimin yolundaki ağaçlar… Sokak taşları… Sonbaharda yapraklar, pencereye vuran yağmur damlaları… Hepsi birbirinden bağımsız ama hepsi birbiriyle anlamlı… Bunu doğa düşünmüş…

Saatimi seviyorum… koltuğumu, koltukta uyuya kalmayı… evimi… tatilden sonra evime döneceğimi bilmeyi… Bir fincan kahvenin etrafında büyüyen sıcacık sohbetleri, samimi itirafları, saklanmamayı… Çıkmazların etrafında bir yol bulup ilerleme cesaretini gösterebilenleri, herşeyi vıcık vıcık yaşamayıp kirlenmemeyi seçebilenleri, ıssız adamlarla ıssız kadınlarla zaman kaybetmeyenleri, zamanın içinde hapsolmayıp an’ı sıkı sıkıya kavrayabilenleri… ‘İçimde bir çocuk var’ diye, yetişkin şımarıklığıyla çocukluğa sığınıp kırıp dökmeyenleri… Çocuk ruhunu yaşlarıyla harmanlamayı başarabilenleri… Evliliği evcilik oyunu gibi görmeyenleri, kötü bir birlikteliktense yalnızlıkla başa çıkmayı göze alabilenleri… Taraf olabilenleri, yanlışa ses çıkarabilenleri… Ruhunda çukur açıp ‘niye düştün hayret’ diye ekşimeyenleri… İşse iş, aşksa aşk, çocuksa çocuk, ‘keşkesiz’ yaşamın kesinlikle güven duygusundan geçtiğini bilenleri… Hiç de sıkıcı ve sıradan bulmuyorum, hatta asıl şaşırtıcı olan bunlar… Zaten yeterince herşey dalgalarla sürükleniyor, zaten herşey fırtına sonrası enkazları gibi sahile vuruyor, zaten herşey sallanmaya yıkılmaya yakın bir duruş sergiliyor, zaten herşey yeterince hasta… aksırıyor öksürüyor… Güvensizlik bir virüs gibi, merhabayla bulaşıp hoşçakalla öldürüyor… Kimse bir çay fincanı kadar bile yerinde duracak sabrı gösteremiyor… Bir parmak şıklatmasıyla oluşmuyor güven, ama bir parmak şıklatmasıyla aşılar icat edilmeye çalışılıyor… Kuş gribi…deli dana…çin gribi…domuz gribi… Bütün bu virüslerin altında yatan sebep, güven arayışı ve bulamama korkusu olabilir mi?… Bunu dünya alem düşünsün….

Telefonum…ne güzelsin…hadi bana güzel haberler ver…

Sibel Bengü

Posted in Sevdiğim Satırlar | Tagged , | Yorum yapın

Hepimiz Yoksul

……..

Başkasının yoksulluğu diye bir şey yok aslında. Dünyada tek bir yoksul, tek bir aç kalmayınca kadar, hepimiz yoksul, hepimiz açız biraz…

İnsan olmaya dair gerçekliğimizi, insanın kadrini bilerek kurarız ancak…

Açlık ve yoksulluğun hüküm sürdüğü bir dünyada, “ben de insan mıyım” diye soruyorum kendime.

Sibel Eraslan

yazının tamamı

Posted in Sinema-Radyo-Tv-Gazete-Dergi | Tagged , | Yorum yapın

Mahcubiyet

En son ne zaman kendinizi mahcup hissettiniz? Yan komşumuz, Hacı Fatma Hanım, geçen sabah, ezandan sonra “çöl lalesi” adı verdiği kumsal lalelerinden toplamış, balkonda yazı yazarken yanıma getirdi, “sizin için” dedi gülümseyerek… Onun ak lalelere karışan bembeyaz yüzü karşısında yaşadığım mahcubiyeti anlatmam imkansız… Öyle güzel kokuyorlar, öyle zarifler ki, hele hediye olarak gelmeleri yanıbaşıma… Fatma’dan geldiler ama aslında geldikleri makam Allah’tandır diyerek elim ayağıma karışıyor… Alt üst oluyorum, teşekkürler ediyorum… Boşa dememiş arifler; “yüz ziyarettir” diye… Yüze iki gözümüzü dikerek bakamayız, eziliriz, utanırız bizler… Yüz, lale ve ziyaret… Küçük aralıklar… Savaşların, rest çekmelerin, kan pazarlıklarının, büyük lobilerin, borsaların mühim polemikleri içinden geçerken zaman… Herkes tek tek veda ederken hayata… En ünlülerimizin sadece bir selalık o da musalla taşında tattığı saltanatların, bir kibrit çakımı süresinde sönüp geçtiği günümüzde… Yaşamakla ölmek arasında ne kadar fark kalmıştır, hiç düşündünüz mü? Ölmeden evvel ziyaret edebilmek yüzleri, o yüzlerde Yaratıcı’nın izlerini sürerek, mahcubiyetle eğmek başı önümüze… İnsan olduğumuzu hatırlamak yeniden… Niçin olmasın?

Sibel Eraslan (Star gazetesi yazılarından bir bölüm)

Posted in Sinema-Radyo-Tv-Gazete-Dergi | Tagged , | Yorum yapın

Mekke’deki ‘Büyükanne’miz

Annelerimizden doğarız. Günü geldiğindeyse annemizin ismiyle kucaklayacaktır toprak bizi. Allah resulü (sav) bir gün arkadaşlarıyla otururken, elinde tuttuğu hurma dalıyla toprağa dört uzun çizgi çekerek sordu: “Bunlar nedir bilir misiniz?” Yanında oturanlar yere çizilmiş bu dört uzun çizgiye bakarak söylediler: “Elçi doğrusunu bilir…” “Bunlar” dedi Elçi, gözleri bulutlanarak; “Cennet sultanı kadınlardır; Müzahim kızı Asiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed kızı Fatıma”… Allah’ın selamı onun üzerine olsun… Bu dört büyük kadın, dört cennet nehri gibi, yeryüzünün alınyazısı gibi, tüm zamanları eğiren iplikler gibi, yerlerle gökleri bitiştiren dört eksen gibi taşırlar bizi dünden yarına… Onların hayat hikayelerini, geçmiş masallardan, epopeden, esatirden farklı kılansa, tüm zamanlar için taşıdıkları hikmetler, açılımlardır. Onların her çağ insanına söyleyeceği başka dersler, ibretler vardır, onlar donuk, durağan ve mat değildir, her daim kaynayan pınarlar gibi, çölün altından fışkıran Zemzem gibi, içtihatlarının parlak kolları tüm zamanlara ve uzamlara yetişir… Onlar, büyükannelerimizdir, sırlarımız onlarda saklı…

Sibel Eraslan

Devamı için

Posted in Sinema-Radyo-Tv-Gazete-Dergi | Tagged , | Yorum yapın

“İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum.”

Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım. Mailime iki satır bile cevap yazmayanlar “çok yoğun”; bir şey anlatmak için söz verip haftalarca sesi çıkmayanlar “çok yoğun”; benden başka herkes ama herkes çok yoğun.

“Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece. Çalışmaktan haberi yok.”

İstesem ben de “çok yoğun” olabilirim. “Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım…”

Hayatı boşvermek istedikten sonra “yoğun” olmaktan kolay mazeret yok ki. Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da “yoğun” olabilirsiniz.

“Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım.”

E yapma.

“Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…”

Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani “kafama uçan daire düştü, hastanedeydim” deseniz daha inandırıcı olur.

Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi? Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak “çok çalışıyorum”u kesinlikle kabul etmiyorum. Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve “işlerim var, ondan” diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:

a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam. Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır. Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.

b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz. Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu “çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum” muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü “evde çalışan yazar” olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok. Neyse canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum. Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların, çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul her zaman ikinci plandaydı. Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim;
ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım “haydi sinemaya gidelim” dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için “sevdiğim insanlar” ve “kendime vakit ayırdığım hayatım” herşeyden önemliydi. Hayatımda hiç kimseyi “çalışmam gerek” diye geri çevirmedim. Bir arkadaşa “hayır, eve gideceğim” dediysem, bu o anda eve gitmek istememden başka bir sebebe asla dayanmadı. En önemli işin başında da olsam, bir
dostum “seninle konuşmaya ihtiyacım var” dediğinde ben tüm işleri bırakırım. Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz
yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey. Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli. Elbette boş boş oturun demiyorum. Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle, kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayanve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgüriradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir kişilik tarzı değil.

Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma’da yaşadım. (Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım…) Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı apartmandaydık.) Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı. (Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.) Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda “sabahın körü” diyebileceğiniz bir saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi? En azından benim hayatımdaki “yoğun insanlar” için bu çalışma tarzı “işe git, eve gel, yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu” düzenini gerektiriyor. Ve hafta sonları da “hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum” diye evde yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da söylenmezdi. Çünkü “çok çalışıyorum, görmüyor musun?” demeleriyle, her türlü tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu? Büyük harflerle cevap veriyorum: HAYIR, ASLA… Akşam eve döndüğünde sosyal hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde
toplanılır; eğlence gırla giderdi. Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi. Hemen hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili’ye ya da Aliağa’ya yemeğe giderdik. Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim. Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de
çalışıyordu galiba) evlilik yıldönümünde karısını Soma’ya iki saat uzaklıkta olan İzmir’e götürdü. Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını geçe döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!!
Hiç kimse bana hiçbir şey için “çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da ondan” gibi bir mazeret sunmasın. Ben inanmıyorum. Eğer biri beni aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. “İşim var, vaktim yok” diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak acilen okuyup kendimize geliriz:

-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir. (Bertrand Russell)

-İşini her şeyden önemli sayarak günde sekiz saat çalışan, sonunda çalıştığı yerin başına geçer ve günde aynı hızla yirmi dört saat çalışmaya mahkum olur (Robert Frost)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir. (Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P. Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür. (Irwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Russell)

VE BENİM FAVORİM:

“Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir…”

CAN DÜNDAR

Posted in Sinema-Radyo-Tv-Gazete-Dergi | Tagged , , | Yorum yapın

Sorgulanmayan Hayatlar… Sorgulamayan Gençler…

…eski Türk filmlerinde vardı… Hulusi Kentmen’in canlandırdığı, oğullarını döven baba tiplemeleri…

Ortalama her filmde; hatta aynı film içinde farklı nedenlerle oğullarını döverdi… kimini çapkın olup kadın peşinde koşturduğu için… kimini kumar oynadığı için…

…anlamadığım şey, neden “Düşünen” evladını da dövdüğüydü babanın…!

“…devleti kurtarmak sana mı kaldı…? Sistemi eleştirmek sana mı kaldı…? Sen kim sistemi eleştirmek kim…?” diye de hırpalıyordu oğlunu.

Kendi babamı düşünüyorum… bize sürekli sorgulamamızı tembih ediyordu… “Yavrularım… sorgulayın… hayatı sorgulayın…” diyordu… “Yaşadığınız hayattı sorgulayın… kainatı sorgulayın… insanı sorgulayın… bu hayatın öncesini sorgulayın… hayatın sonrasını sorgulayın… sorgulamadan yaşadığınız bir hayat, sorgulamadan taşıdığınız bir düşünce hiçbir değer taşımaz… sorgulayın ki herhangi bir şeyi kabul ederken, kabul ettiğiniz şeyin ne olduğunu bilerek kabul edin… ve yine sorgulayın ki, reddettiğiniz şeyin ne olduğunu bilerek red edin… aksi halde koyundan farkınız kalmaz… koyun gibi davranmak insan onuruna yakışmaz… sorgulayan bir beyinden hiç kimseye zarar gelmez… ne kendinize ne de çevrenize… ama sorgulamıyorsanız, bir ömür boyu taşıdığınızı sandığınız düşünceler, aslında sadece bir dayatma olacak… hiç birisi ‘değer’e dönüşmeyecek… ben evlatlarımın düşünmeyen, düşünce sistemleri gelişmemiş çocuklar olmasını istemiyorum… beni seviyorsanız, beni memnun etmek istiyorsanız sorgulayın insanı… hayatı… kainatı… öncesini… ve sonrasını…” diyordu.

Mailler atıyorsunuz ya “Mehtap Hanım… olaylara bakış açınız çok güzel… çok değişik… çok farklı… nerden bakıyorsunuz… nasıl değerlendiriyorsunuz…?” diye.

…işte buradan…

…yani geçmişten gelen bir sorgulama sistemiyle… her şeyi sorgulayarak hem de… sorgulanmış/sorgulanmamış ne varsa üzerinde düşünerek… bulunmuş/bulunmamış ne kadar cevap varsa, her soruya kendi cevaplarımı bularak sorguluyorum ben…

…çünkü benim Hulusi Kentmen’in canlandırdığı karakterlerde olduğu gibi sisteme dokunmaktan korkan bir babam olmadı… hayatının her iki evresinde de, içinde bulunduğu hayatı sorgulayan ve değer yargılarını oturtmuş bir babam oldu… evlatlarının korkularından korkmayan… bu korkuların insani olduğunu düşünen… sadece iyi bir klavuz olması gerektiğini bilen bir babam vardı…

…çünkü babam insan psikolojisini gerçekten iyi tanıyordu… insanın ihtiyaçlarını biliyordu… insanda neyin olduğunu… bu olanlardan neyin çıktığını aklediyordu… tam da bu nedenle büyüme dönemlerimizin tüm doğal ihtiyaçlarını karşılamamız için bize yardımcı oldu… annemle birlikte sağlıklı büyümemiz için ne gerekiyorsa yaptı…

…çünkü benim annem ve babam, bizi sağlıklı yetiştirmenin tek koşulunun, ballı sütler içirmeleri gerektiği olduğunu düşünmediler… yerine göre bir çocuk soğan ekmek de yer… karnı doyar… ama bilgi ile donanmazsa beyin hücreleri ölür diye düşündüler… tam da bu nedenle önce kendileri sorguladılar hayatı… sonra bize öğrettiler nasıl sorgulanacağını… ve vücudumuzu büyüten besin maddelerinin yanında, daha değerli bir hediye verdiler bize… beynimizi kullanmayı öğrettiler… aklımızın sağlıklı bilgiye ulaşması için bilgi ile donanması gerektiği gerçeğiyle buluşturdular…

…çünkü bize okumamızı önerdiler… kendileri okuyarak ve bizimle okuduklarını konuşarak sevdirdiler okumayı… hiç korkmadan, ayrım yapmadan okumamızı istediler… biliyorlardı ki sürekli okuyan insanlar, bir süre sonra kendi şablonlarını oluştururlar… okuyan insandan zarar gelmeyeceğini biliyorlardı… tam da bu nedenle düzenli bir şekilde okumamızı sağladılar…

…çünkü okuyarak insan ne olur ki…! bizim ülkemizde zaten ya -din düşmanı olmayan- iyi bir solcu… ya iyi bir Müslüman… ya da ideolojilerden uzak ama iyi bir okuyucu…

…okuyan/düşünen/sorgulayan insandan kimseye zarar gelmez sevgili okurlar…

…okuyan insan “TARAF” olur evet… ama kendi hayatını üzerine kurmak istediği ideolojinin tarafı olur… okuyarak, sorgulayarak, bilgi ile donanarak “Taraf” olan kişiden kimseye zarar gelmez…

…ama okumadan koyun gibi güdülerek “Taraf” olmuşsa…? –ki bu durumda bir kavram kargaşası vardır. Çünkü bu durumun adına başka bir şey derler- işte o zaman kötü… çünkü öyle bir durumda “taraf” olmaz… sadece “FANATİK” olur o kadar… fanatiklerin de neler yaptığını hepimiz biliyoruz zaten… bir futbol takımının fanatiği olunca stadyumları kırıp geçiriyorlar… ideolojinin fanatiği olunca da cadde ve sokakları…

…çünkü okuyarak, bilgi ile donanarak, sorgulayarak taraf olanlar cidden zarar vermezler… çünkü taraf olmayanlar, bertaraf olacaklarını bilirler… çünkü “farklı olanla birlikte yaşama” prensibi isteseler de istemeseler de bilinçaltlarına yerleşir. İster A düşüncesine sahip olsun, ister B düşüncesine hiç fark etmez. İnsan olma paydasında buluşur, birlikte yaşamanın bir yolunu bulurlar. İnsan değerlidir okuyanlar için… insan önemlidir… insan kıymetlidir… hele insan olmak… inanılmazdır…

Diyorum ki… açıkçası okuyarak, bilgi ile beslenerek ve sorgulayarak büyütüldüğüm için, sizi etkileyen şeyler yazabiliyorum bence… bunları da niçin söylüyorum biliyor musunuz sevgili okurlar… aranızda anne/babalar ve anne/baba adayı gençler var biliyorum… lütfen evlatlarınıza düşünmeyi öğretin… düşünmekten korkmamaları gerektiğini de…

…çünkü düşünceden uzaklaşınca… sistemi eleştirmekten uzaklaşınca… bildiği ve sağlıklı bilgi ile ulaşılmış doğruları savunmaya başlayınca korkuyoruz biz Türk milleti… militan mı olacak başımıza diye… olsun…! Herhangi bir düşüncenin savunucusu olsun…!

…çünkü herhangi bir düşüncenin savunucusu olmayınca… herhangi bir ideolojiye yaklaşmayınca, hamburger ve colaya yaklaşmaya başlıyorlar…! Amerikanvari düşünüyorlar…! yani anlayacağınız gibi düşünmüyorlar :) düşünemiyorlar…! Sadece dans… sadece müzik… sadece eğlence… sadece cinsellik… sadece “…ohaaa falan oldum yani”den öteye gitmeyen bir durumla donanıyorlar…

…sonuç…?

Hüsran… evet… sonuç hüsran… geçmişte evrensel meselelerden dolayı tartışan gençler, günümüzde kız meselesi nedeniyle cinayet işliyor… sevgilisiyle rahat rahat ilişki yaşamak için kendi öz anne/babasını öldürüyor… paranın saadet ve mutluluk getireceğini zannettiği için, üç kuruşa bedenini satıyor… gayrimeşru yollardan bedenine giren bebeğini çöp sepetlerine atıyor… eroin, uyuşturucu, madde bağımlısı oluyor…

Ne yalan söyleyeyim… bir gün bir çocuğum olacaksa, şansımı “düşünen” evlattan yana yaparım… “sorgulayan”… hayatına dair sağlıklı bilgileri okuyarak edinen bir evladım olsun isterim… A düşüncesine sahip olur veya B… bence hiç mi hiç fark etmez… aslında elbette benim değerlerime sahip olsun isterim… çünkü benim yaşamımı belirleyen değerlerin çok evrensel doğrular olduğuna inanıyorum… ama benim sınırlarımın bittiği, kendi sınırlarıyla devam edeceği hayatında öncelikle ilkeler olmasını isterim… prensipleri olmalı… hayat karşısında bir duruşu… değer yargıları… paranın satın alamayacağı değerlerle donanmalı… işte o zaman “insan” yetiştirdim diyebilirim…

…ve son olarak…

Kuru kuruya evlat istemekle olmuyor… biliyorum…! O çocuğun anne/babası olmayı başarmak lazım… düşünen/ sorgulayan/ hayata söylenecek sözleri olan/ prensip sahibi/ donanımlı/ okuyan/ araştıran/ merak eden/ önyargısız/ dengeli/ kişilikli anne-babalar olmak lazım…

Sevgiyle kalın…

Mehtap Kayaoğlu

Posted in Çocuklarımızı Yetiştirirken | Tagged , , , | Yorum yapın

Anamın Namazları

Anam namaza durur günde beş vakit
Bir serinlik duyarız, ondaki büyük huzurdan…
Aydınlanır içimiz, odalarımız
Yüzündeki ince, mübarek nurdan…

Beyaz baş örtüsüyle savrulur gider sanki
Yakalar büyük sırrı, her yeni ezan sesinde…
Kehribar tesbihinde sabır boynunu büker
Şükür, çiçek açar seccadesinde…

Üçleri, Yedileri, Kırkları mı düşünür?
Bir gariplik çöker üzerine her akşam.
Hem ağlar iplik iplik, sessiz sedasız
Hem namaz kılar anam.

Anamın duaları üzerimde olmasa
Yıkılır sırtımı verdiğim duvar.
Kopar, elime gelir tuttuğum dal
Kapımı çalmaz bahar…

Ne şikâyet, ne kin, ne şüphe biraz
Sessizliği, yüreğinin niyazındandır…
Elinin bereketi, iffeti, merhameti…
Kıldığı sonsuzluk namazındandır.


Yavuz Bülent BAKİLER

Posted in Sevdiğim Satırlar | Tagged , , , | Yorum yapın

Çocuk ne yaparsa yapsın dövülemez

Peygamberimiz küçük çocukları dövmeyi yasaklamıştı. Hz. Enes, on yıla yakın bir süre peygamberimizin yanında kaldı. Peygamber Efendimiz bu süre içinde kendisine bir defa bile kızmadı. On veya on üç yaşından önce çocuk ne yaparsa yapsın dövülemezdi.

Posted in Çocuklarımızı Yetiştirirken | Tagged , | Yorum yapın

Yaşamıyoruz

CubaGallery

Resimlerimiz fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz.

Mendilimiz, gömleğimiz kadar yaşamıyoruz.

Bir sigara kağıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun.

Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o.

Bir sigara kağıdı kadar yaşamıyoruz.

Kefenimizden evvel çürüyoruz.

Duyuyorum!

Kulak ver sen de duyarsın.

Toprak altında milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum.

Necip Fazıl Kısakürek

Posted in Sevdiğim Satırlar | Tagged , | Yorum yapın

Kadın muammadır

Söylesene” diyorum, “neden insanlar,
bilhassa kadınlar kimi zaman ansızın melankoliğe yakalanırlar?
Biyolojik mi bunun sebebi?
Kültürel mi?
Mistik mi?
Ekonomik mi?
Hormonlarımız mı?
bunu yapan, toplumsal koşullanmışlıklarımız mı?
Nedir ansısızın kadınlara gelen hüzün dalgalarının sebebi?

Diyor ki bana: “Erkek genellikle güneş gibidir.
Ya batar ya çıkar. İktidar peşinde,
ya kazanır ya tepetaklak yuvarlanır.
Net, berrak, sade ve yalın.

Kadın ise ayın halleri gibidir.
Parlarken bile bir yanı karanlıkta kalır.
En görünür olduğu zamanlarda bile bir parçası bulutların ardında…
Kadın muammadır.”

Elif Şafak

Posted in Sevdiğim Satırlar | Tagged , , | Yorum yapın